Prof. Dr. Sima POUYA
Modernitenin hızla
yükselen teknolojik ve ekonomik baskısı, insanı biyolojik köklerinden, yani
doğadan koparan bir süreci beraberinde getirdi. Oysa bizler, binlerce yıllık
evrimsel sürecimizde doğal çevreyle uyum içinde yaşamaya adapte olmuş
varlıklarız. Bugün bir peyzaj mimarı ve akademisyen olarak yürüttüğüm
çalışmalar, "doğanın iyileştirici etkisinin" sadece romantik bir
söylem değil, klinik olarak kanıtlanmış somut bir tedavi aracı olduğunu
göstermektedir. Özellikle son 20 yıldır küresel ölçekte üzerinde yoğunlaşılan
"iyileştirici bahçeler" (Healing Gardens), modern tıbbın tamamlayıcı
bir parçası haline gelmiştir.
İnsan, doğaya karşı
doğuştan gelen bir yakınlık duyar; buna biyolojide "biyofili"
diyoruz. Şehirleşmiş, betonlaşmış ve gürültülü ortamlar kortizol seviyemizi
(stres hormonu) yükseltirken, doğal bir çevre parasempatik sinir sistemimizi
aktive eder. Bu etkileşim, sadece ruhsal bir dinginlik değil; kan basıncının
dengelenmesi, bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve hatta bilişsel fonksiyonların
yeniden yapılandırılması gibi somut fiziksel sonuçlar doğurur. Özellikle kronik
hastalar ve kapalı ortamlara mahkûm olan bireyler için doğa ile görsel ve
fiziksel temas, iyileşme sürecini hızlandıran en doğal reçetedir.
Modern çağda ve
çevrede yaşamamıza rağmen, vücudumuz en iyi şekilde doğal bir ortamda yaşamaya
adapte olmuştur. Şehirde yaşayan nüfus ister istemez doğadan uzaklaşmaktadır.
Karmaşık kent dokusundan uzaklaşan insanın doğaya olan ihtiyacı, içgüdüsel bir
isteğidir. Doğanın bir parçası olan insanın doğa ile iç içe olmasının
psikolojik yönden rahatlamaya yardımcı olduğu ve şehir hayatının stresini
azalttığı fikri şehirleşmenin başladığı dönemle birlikte ortaya çıkmıştır.
araştırmacılar “Doğada kısa süreli bulunma, stresten ciddi bir şekilde
kurtulmayı sağlayabilirken, potansiyel sağlık yararları, kapalı bir ortamda
uzun süre geçirmek zorunda olan hastalar için fazla olduğunu söyluyorlar.
Bu durumlarda doğa
ile uzun süreli görsel temas, stresin psikolojik, fizyolojik ve muhtemelen
davranışsal bileşenleri üzerinde kalıcı olumlu etkiler yaratmaktadır.
Son senelerde insanların fiziksel ve ruhsal
iyileşmelerini sağlayan tasarımlar ön plana çıkmıştır ve bu çalışmaların sonucu
iyileştirme bahçeleri kavramını ortaya çıkarmıştır. İyileştirme bahçeleri daha
çok farklı hasta bireylerini ele alarak rehabilitasyon merkezleri, psikiyatri
merkezleri, toplum ruh sağlığı merkezleri, bakımevleri vb. sağlık kurumların
çevresinde uygulanmaya başlamıştır. İyileşme terimi geniş kapsamlı bir terim
olup sadece bir hastalıktan kurtulup sağlığa kavuşma anlamına gelmemektedir,
aynı zamanda fiziksel iyileşmenin yanında ruhsal ve mental iyileşmeyi de
kapsamaktadır. Doğal alanların kullanıcılar üzerindeki stresi azalttığı, ruhsal
durumlarını pozitif yönde etkilediği kanıtlanmıştır.
Bir bahçenin iyileştirici
olması için o alanın bireylerin üzerinde tedavi edici etkilerinin olması
şarttır. Bu etkiler; kullanıcılarda stresin azaltılması, olumsuz düşüncelerden
uzaklaşma, dinlendirme, sıkılmayı engelleme, rahat ettirme, ilişki kurdurmayı
sağlama ve eğlendirme sayılmaktadır. Genellikle hastane ve klinik binalarında
cerrahi müdahale, ilaçlar ve uzmanların desteği ile oluşan iyileşme, bahçe ve
doğal alanlarda hasta ve doğal çevre arasındaki direkt etkileşimle ortaya
çıkacaktır.
Dünyada Bir Tıbbi
Uygulama: Hortikültürel Terapi
Dünya genelinde
"Hortikültürel Terapi", bitki yetiştirme aktivitelerinin
profesyonelce planlanıp bir tedavi yöntemi olarak kullanılmasıdır. 19.
yüzyıldan bu yana, Dr. Benjamin Rush gibi öncü isimlerle başlayan bu süreç,
günümüzde özel eğitim okullarından rehabilitasyon merkezlerine kadar geniş bir
yelpazede güvenilirlik kazanmıştır. Bu terapi, katılımcıların kas gelişiminden
bilişsel yeteneklerini geri kazanmalarına, sosyalleşmelerinden bağımsız çalışma
becerilerini artırmalarına kadar çok boyutlu bir rehabilitasyon sunar.
Türkiye’nin Durumu:
Potansiyel ve Eksiklikler
Türkiye, biyolojik
çeşitliliği ile muazzam bir avantaja sahip olmasına rağmen, sağlık
tesislerimizin açık alanlarını kullanma konusunda ciddi bir "tasarım
hatası" içerisindedir. Yıllar süren araştırmalarım; hastane bahçelerinin
estetik kaygılarla yapıldığını ancak işlevsiz kaldığını, huzurevlerindeki yeşil
alanların erişilebilir olmadığını ve rehabilitasyon merkezlerinin bu
iyileştirici gücü neredeyse hiç kullanmadığını göstermektedir. Ülkemizde 8
milyonu aşkın engelli birey bulunduğu düşünüldüğünde, bu alanların aktif
kullanılmaması büyük bir kayıptır.
Bizler Ne Yapıyoruz?
İnönü Üniversitesi
bünyesinde başlattığımız çalışmalarla, hortikültürel terapiyi sadece bir
bahçecilik faaliyeti olmaktan çıkarıp, disiplinler arası bir klinik yöntem
olarak konumlandırmayı hedefliyoruz. 2019 yılında başlattığımız uygulamalarla,
engelli çocuklar üzerinde bitkilerin fiziksel, zihinsel ve sosyal etkilerini
bilimsel ölçeklerle izliyoruz.
Bu süreçte sadece sahada
uygulamakla kalmadık; “Hortikültürel Terapi: Tanımları, Modelleri ve Örnekleri”
adlı eserimle, bu yöntemin Türkiye’deki literatür eksiğini gidermeye çalıştım.
TÜBİTAK destekli eğitimlerimiz ve Darülaceze gibi kurumlarla yürüttüğümüz projeler,
ülkemizde bu meslek disiplininin yerleşmesi için attığımız ilk somut
adımlardır.
En büyük hedefim,
Amerika’daki AHTA (Amerikan Hortikültürel Terapi Derneği) benzeri, sertifikalı
ve disiplinler arası bir yapıyı Türkiye’de kurmaktır. Hortikültürel terapi bir
ekip işidir; fizyoterapistler, hekimler, mimarlar ve peyzaj uzmanları bir araya
gelerek "birey odaklı" tedavi programları tasarlamalıdır. Bizler
İnönü Üniversitesi bünyesinde, hortikültürel terapiyi sadece bir bahçecilik
faaliyeti olmaktan çıkarıp, disiplinler arası bir klinik yöntem olarak
konumlandırıyoruz. Çalışmalarımızı tek bir yöntemle sınırlı tutmuyor; engelli
bireyler, huzurevi sakinleri ve rehabilitasyon ihtiyaç duyan gruplar için
bütüncül projeler yürütüyoruz.
Bu vizyonu
yaygınlaştırmak adına sadece sahada uygulamalar yapmıyor; Türkiye'deki tüm
çalışmaları, akademik sonuçları ve güncel verileri tek bir çatı altında
toplayan, dijital bir *ortak platform ve web sitesi (https://www.thtplatform.com)
kurduk. Bu platform ile hem literatürdeki boşluğu dolduruyor hem de ülkemizdeki
tüm hortikültürel terapi çalışmalarını görünür kılıyor, büyük bir kitleyi bir
araya getiriyoruz. Amacımız, yapılan her çalışmanın sonuçlarını bilimsel
verilerle paylaşarak, bu yöntemin standart bir "doğa reçetesi" olarak
kabul edilmesini sağlamaktır. Bu mesleki disiplinin Türkiye'de kök salması için
teorik bir altyapıya ihtiyaç vardı. Bu kapsamda kaleme aldığım "Hortikültürel Terapi: Tanımları, Modelleri
ve Örnekleri" adlı kitabım, bu alanda Türkçe yazılmış öncül
kaynaklardan biridir. Kitap; terapötik modellerden program yönetimine,
belgeleme tekniklerinden oturum planlamaya kadar uygulamacıların ihtiyaç
duyduğu tüm bilgileri içermektedir. Hem öğrenciler hem de klinisyenler için bir
başucu rehberi niteliğinde olan bu eser, "bahçecilik" ile
"terapi" arasındaki o ince ama kritik çizgiyi net bir şekilde ortaya
koymaktadır
Doğa, bizim için sadece
bakılacak bir manzara değil, içerisinde iyileşeceğimiz canlı bir
laboratuvardır. Gelecekte, "doğa reçetelerinin" tıbbi bir zorunluluk
olarak kabul edildiği, bahçelerin rehabilitasyonun merkezinde yer aldığı bir
sağlık sistemine kavuşmak, toplumumuzun iyilik hali için bir gerekliliktir.