Modern çağda ve çevrede yaşamamıza rağmen, vücudumuz en iyi şekilde doğal
bir ortamda yaşamaya adapte olmuştur. Bunun nedeni, 6-7 milyon yıl önce
atalarımızın bir primat kümesinden bugünkü yaşam formumuza evrimleşmeye
başlaması ve ilk insanların bu sürenin %99,99'undan fazlasını doğal bir ortamda
yaşayarak geçirmesi olmuştur. Fizyolojik işlevlerimizin en iyi uyum sağladığı
doğal ortamlar ile içinde yaşadığımız oldukça şehirleşmiş ve yapay ortamın
arasındaki boşluk, modern insanlarda stres durumunun bir nedenidir.
Bilgisayarların yaygın kullanımı da dâhil olmak üzere, son otuz yılda
çevremizde hızlı değişiklikler meydana gelmiştir. Bizi daha yapay unsurlara
maruz bırakan diğer teknoloji biçimleri de stres seviyemizin artmasına neden
olmuştur.
Şehirde yaşayan nüfus ister istemez doğadan uzaklaşmaktadır. Karmaşık kent
dokusundan uzaklaşan insanın doğaya olan ihtiyacı, içgüdüsel bir isteğidir.
Doğanın bir parçası olan insanın doğa ile iç içe olmasının psikolojik yönden
rahatlamaya yardımcı olduğu ve şehir hayatının stresini azalttığı fikri
şehirleşmenin başladığı dönemle birlikte ortaya çıkmıştır. Ulrich (1991),
"Doğada kısa süreli bulunma, stresten ciddi bir şekilde kurtulmayı
sağlayabilirken, potansiyel sağlık yararları, kapalı bir ortamda uzun süre geçirmek
zorunda olan hastalar için fazla olabilir." ifadesini kullanmıştır. Bu
durumlarda doğa ile uzun süreli görsel temas, stresin psikolojik, fizyolojik ve
muhtemelen davranışsal bileşenleri üzerinde kalıcı olumlu etkiler
yaratmaktadır. Yapılan araştırmalara göre psikologlar, karmaşık kent ortamından
kaynaklanan zihinsel hastalıkların tedavisi için doğal ortamlarda uzun süre
dinlenmeyi tavsiye etmektedirler.
Günümüzde hastaneler ve diğer sağlık kuruluşları, bahçeleri iyileşmenin
önemli bir parçası olarak kullanmaktadırlar. Bununla birlikte, teknolojik
gelişmeler ve ekonomik baskının hızlı bir şekilde büyümesi ile doğa-insan
ilişkisi uzun bir süre ihmal edilmiştir. Sağlık alanında uzun bir geçmişi
olmasına rağmen, doğal çevrenin sağlık üzerindeki etkileri son zamanlarda
sistematik olarak incelenmeye başlanmıştır. Literatürü incelediğimde,
hortikültürel terapisinin tarihinin 1960 yıllara dayandığını görmekteyiz. Ancak
ülkemizde bu terapi yöntemi uygulamaları kapsamında, özel gereksinimli
bireyler, yaşlılar, mahkûmlar, hastalar, evsizler, doğal afetlerden
etkilenenler, kimsesizler, madde bağımlıları, risk altındaki çocuklar vb.
birçok kişinin hortikültürel terapisinden faydalanabilme imkânı olmasına rağmen
oldukça eksik olduğu, neredeyse hiç faydalanma olmadığını fark ettim. Yaptığım
araştırmalarla ülkemizde açık alanların iyileştirici özelliği dikkate alınmadan
tasarlandığını ifade edebilirim. Yıllar içinde yaptığım çalışmalar aracılığıyla
hastane binalarındaki mevcut balkonlar ve terasların kullanılmadığı, hastane etrafındaki
alanların işlevsiz kaldığını ve daha çok arabalara ev sahipliği yaptığını,
eğitim merkezlerinin ve okul bahçelerinin doğru tasarlanmadığı, sağlık ve
rehabilitasyon merkezîlerinin bahçelerinin yalnızca estetik kaygılar taşıdığı
ve bu alanlarda ağırlıklı olarak hasta yakınlarının oturma birimlerini
kullandıkları; huzur ve yaşlı evlerindeki yeşil alanların erişilebilir olmadığı
vb. sorunlarını tespit ettim. Diğer ülkeler gibi hortikültürel terapisinin
Türkiye'de tam anlamıyla doğru bir biçimde uygulanması için her şeyden önce
hortikültürel terapisinin bahçecilik programlarıyla aynı olmadığının
anlatılması ve toplumun bilinçlendirmesi, yurtdışındaki uygulama merkezleri ile
bağlantıların kurulması ve paralel çalışılması, gönüllülerin ve yardımseverlerin
teşvik edilmesi için stratejilerin düşünülmesi, disiplinler arası becerilerin
ilgili eğitimler aracılığıyla geliştirilmesi, uzman kişilerin bir araya gelip
çalışması, ulusal ve yerel yönetimler tarafından desteklerin sağlanması ve
uygulama örneklerinin arttırılması önerilmektedir. Hortikültürel terapisi
uygulanacak merkezlerde bireyi iyi tanıyan eğitimci (bilişsel özellikleri,
fiziksel yetileri, kişisel ilgi alanlarını takip eden) ve engel durumuna göre
fiziksel kapasiteleri tanımlayacak olan fizyoterapistler, hekimler, toprak ve
bitki ile grubu bir araya getirecek ilgili tasarım ve planlama uzmanlarının
(mimar, mühendis, peyzaj mimarı) birlikte çalışmaları ile oldukça yararlı ve
başarılı sonuçlar elde edilecektir.
Hortikültürel Terapi, insan ve bitki arasındaki kadim bağın modern tıp ve
psikoloji disiplinleriyle harmanlandığı, bilimsel temellere dayalı bir
rehabilitasyon ve iyileştirme yöntemidir. Amerikan Hortikültürel Terapi Derneği
(AHTA) tarafından profesyonel bir çerçeveye oturtulan bu disiplin, bitkilerle
yapılan faaliyetlerin rastgele bir hobi olmasının ötesine geçerek, eğitimli bir
terapist rehberliğinde belirli klinik amaçlara hizmet etmesini esas alır. Bu
süreçte bitki, sadece bir dekorasyon unsuru ya da seyirlik bir obje değil;
bireyin fiziksel, bilişsel ve ruhsal gelişimini tetikleyen aktif bir
"terapötik partner" rolü üstlenir.
Bilimsel literatürde bu terapinin başarısı, insanların doğaya karşı genetik
olarak kodlanmış bir yakınlık hissettiğini öne süren "Biyofili
Hipotezi" ve doğanın zihinsel yorgunluğu giderdiğini kanıtlayan
"Dikkat Yenileme Teorisi" gibi güçlü dayanaklarla açıklanır. Bir
tohumun toprağa ekilmesinden fidenin büyümesine ve hasat edilmesine kadar geçen
süreç, bireyin hayatın döngüsüyle yeniden bağ kurmasını sağlar. Fiziksel açıdan
bakıldığında; budama, dikim veya sulama gibi aktiviteler ince motor becerileri
ve el-göz koordinasyonunu geliştirirken, aynı zamanda eklem hareketliliğini ve
kas gücünü destekleyen doğal bir fizik tedavi imkânı sunar.
Bilişsel ve psikolojik düzlemde ise Hortikültürel Terapi, bireyin
özsaygısını ve sorumluluk bilincini doğrudan etkiler. Bir canlının gelişimine
tanıklık etmek ve onun sorumluluğunu üstlenmek, özellikle kendisini yardıma
muhtaç hisseden veya sosyal olarak izole edilmiş bireylerde "başarı"
ve "işe yararlık" duygusunu pekiştirir. Toprakla temasın stres
hormonu olan kortizol seviyesini düşürdüğü, anksiyete ve depresyon
semptomlarını hafiflettiği klinik çalışmalarla sabittir. Ayrıca bitkilerin
renkleri, dokuları ve kokuları üzerinden sağlanan duyusal stimülasyon, demans
veya otizm gibi özel yaklaşım gerektiren durumlarda hafızayı uyarmak ve
sakinleşmeyi sağlamak için eşsiz bir araçtır.
Hortikültürel terapisi, katılımcıların belirli terapötik veya rehabilite
edici hedeflerini karşılamak için bahçecilik aktivitelerini kullanan,
profesyonel olarak yürütülen danışan merkezli bir tedavi yöntemidir. ve odak
noktası, sosyal, bilişsel, fiziksel ve/veya psikolojik işleyişini en üst düzeye
çıkarması veya genel sağlık ve sıhhati iyileştirmesi olmuştur. Bu tanıtım, Dorn
ve Relf (1995) tarafından açıklandığı gibi üç bileşeni "hizmet veren
danışanlar, terapi hedefleri ve tedavi faaliyetleri" vardır. Hortikültürel
terapisi, tanımlanmış danışan gruplarına (belirlenmiş terapötik veya
rehabilitasyon ihtiyaçları olanlar), hedefe yönelik (standart tedavi
prosedürlerine dayanan) ve tedavi faaliyetleri olarak bitki yetiştirmeyi
kullanan bir uygulama olarak tanımlanmıştır. Yazarlar, hortikültürel terapisini
diğer bahçe etkileşimi türlerinden ayırmak için her üç bileşenin olmasının
önemini belirtmişlerdir.
Hortikültürel terapisi, her yaştan bireyle, zihinsel engelli kişilere ve
çeşitli eğitim ve sağlık ortamlarında uygulanmaya başlamıştır. Bu bahçeleri
tedavi programının bir parçası olarak; özellikle bitki yetiştirmesi ve bakımını
hastalar tarafından yapılandırılmasının sağlanmasını amaçlayarak
tasarlanmıştır. Programın amacı her tesiste değişiklik gösterir. Hastalar bu
bahçedeki her bir tesiste veya alanda fiziksel, duygusal, sosyal ve entelektüel
ihtiyaçlarını giderirler.
Doğal alanların ve hortikültürel terapisinin birçok araştırmada, stresi ve
endişeyi azalttığı, hastaların memnuniyetini arttırdığı ve ağrılarını
azalttığı, egzersizlere katılma isteği sağladığı ve yaşam kalitesini arttırdığı
gibi faydaları bulunmaktadır. Hortikültürel terapisinde alanın mevsimsel durumu
da çok önemlidir. Bahar ve yaz bahçelerine bu tarz programlarda yer vermek
alanın terapi sağlayıcı özelliğini arttırır. İlkbaharda çiçeklenen ağaçlar,
çalılar, çiçekler ve soğanlı bitkiler uzun kış aylarından sonra insanlarda hoş
etkiler oluşturabilir. Çiçekli çalılar ve gün ışığını filtre eden ve yazın
gölge sağlayan ağaçlar sıcak yaz aylarının vazgeçilmez elemanlarındandır.
Sonbahar aylarında turuncu ve sarı gibi canlı renkleri olan ve dökülen
yapraklar bu mevsimin en iyi temsilcileridir. Kış mevsiminde ise herdem yeşil
bitkiler, meyveli, ilginç gövde desenleri olan ağaçlar hoş görünümler
oluşturur. Bitkilerin büyümesi ve gelişmesi katılımcıların emeklerinin
karşılıklarını almalarında son derece önemlidir. Böylece kendilerini yararlı
hisedip, bahçeyle uğraşmaktan ve emeğinin karşılığını görmekten zevk alırlar.
Hortikültürel terapisi hastaların bahçeyi, bitkileri kullanarak boş zamanlarını
geçirmek, mesleki becerilerini geliştirmek ve çevreleriyle ilgilenmelerini
sağlamak açısından son derece önemlidir. Ayrıca bahçecilik çalışmaları doğal
çevreden hoşlanmalarını, el becerilerini geliştirmelerini ve olumsuz
düşüncelerden uzaklaşmalarını sağlar. Bu bahçede bitkiler zehirli toksinler
içermeyen, çiçekler ve meyveleri test edilebilir, güzel kokulu ve görsel
güzelliğe sahip, ışık oyunları bakımından ilginç olan bitki türlerinden
seçilmelidir. Bahçede ağaç dallarının arasından hafif bir rüzgâr geçtiğinde
oluşan ve akan sulardan çıkan seslerin sayesinde işitme duyusu ile ilgili
deneyimlerin yaşanmasına fırsat sağlanır.
Sonuç olarak Hortikültürel Terapi, modern tıp uygulamalarını doğanın
iyileştirici gücüyle birleştiren, kanıta dayalı ve bütüncül bir sağlık
yaklaşımıdır. Hastanelerden rehabilitasyon merkezlerine, okullardan
huzurevlerine kadar geniş bir yelpazede uygulanan bu yöntem, insanın doğayla
uyum içinde iyileşebileceği gerçeğini bilimsel bir metotla kanıtlamaktadır.
Türkiye’deki çalışmaların odağına bu bilimsel derinliği yerleştirmek, toplum
sağlığı için doğanın sunduğu bu sessiz ama güçlü reçeteyi daha görünür
kılacaktır.